Kısa Kısa İtikâf 1434

Esselamu aleykum ve rahmetullahi ve berekatuhu ebeden ve daimen fi Cenneti’l Firdevs,

İşte 1434 yılı itikâfından notlar…

İtikâfa misvak ve karanfil getirmeniz tavsiye olunur. Ben unuttum. :/ 1435 itikâfına nasip olsun (âmin).

Naçizane bir tavsiyedir. İtikâfa girmeden önce girenlerden tecrübelerini alın. Önceden hazırlanmak, hedefler belirlemek, günleri planlamak verimliliği arttırıyor.

Camiinin kubbesine bakarak uyumak, gökyüzüne bakarak uyumak kadar güzelmiş.

İtikâf camiilerinin tuvaletlerini ücretli yapmak kısa zamanlı da olsa dünyanın en karlı işi olabilir.

Daha önce hurması öyle iyice tadını ala ala yediğimi hatırlamıyorum.

Soğuk camii çinisine yapışıp uyumak diye bir şey var.

İçeride düşünecek çok vaktim oldu. 😛

minderler

7 cm kalınlığındaki minder dünyanın en rahat yataklarından biri olabilir. Gayet zinde uyanıyorsunuz. En azından bendeki etkisi bu.

Birkaç parça giysi, bir yastık bir minder ve bir pike ile yaşamak mümkün. Evi eşyalarla doldurmaya gerek yok. Sadelik candır!

Camiilere serinliği sağlamak için pervaneler koyulur. Ben bunun çok verimsiz, çok gereksiz bir uygulama olduğunu düşünürdüm. Bulunduğum camii büyük ve nispeten serin olduğu için mi bilmiyorum ilk defa pervanelerin işe yaradığını gördüm.

Camii çok büyüktü ve itikâfa girenlerin sayısı 5 ile 13 arasında gidip geliyordu. İmamın dediğine göre camii yanlış hatırlamıyorsam 1400 küsur metrekareymiş. Yani kişi başına 280 m2 ile 107 m2 arasında alan düşüyordu. Bu alanda Türkiye’de birinci olabiliriz. 🙂

Çaysız geçen günlerim oldu… Gerçi ben zaten çayyaş değilim, değildim. (Literatüre çayyaş terimini katan Necmi Amca’dan Allah razı olsun. )

Bir sahurda ekmeklerimizi Rahman ’ın (c.c.) misafirleri karıncalarla paylaştık. Afiyet, şeker, şifa, güç, kuvvet ve koloni olsun.

Müezzin mahfili

İtikâfa girdiğim camiide müezzin mahfili büyük Osmanlı camiilerindeki gibi iki katlıydı. Bir gün bir muhterem, ikindi namazına çok az bir zaman kala bana bir latife yapmak istemiş. Ben abdestimi tazeleyip camiiye girdim. Müezzin mahfilinin yanından geçerken birinin bana seslendiğini duydum. Sağıma soluma baktım ama bir türlü sesleneni göremedim. Meğer müezzin mahfiline çıkmış ve seslenip saklanıyormuş. 🙂

Biz itikâfa iftardan sonra girmiştik. O gün iftarda yaşanan bir şeyi aktarmak isterim. Biz yaşamadık ama anlatılanlardan aklımda kalanı anlatayım. İftar zamanı yaklaşmış. Yere örtü serilmiş. Üstüne su, hurma, mercimek çorbası ve dilim dilim ekmekler koyulmuş. Hoca oğluna seslenmiş “Oğlum! Gel hadi iftar yapalım!” diye. Ufaklık koşa koşa sofranın başına gelmiş ve durup sofraya kısa bir süre bakmış. Sonra ağlayarak koşa koşa uzaklaşmaya başlamış (eve gidiyormuş). Hoca da telaşla seslenmiş “Oğlum ne oldu? Neden ağlıyorsun?” diye. Ufaklık cevap vermiş “Açım! Açım!”. 🙂

1435 itikâfına tam zamanlı girmek duâsıyla,

Allah ‘a emanet olunuz…

Tasavvufta Kritik ve Analitik Düşünme (KAD) Nereye Kadar?

Allah ‘ın selamı, rahmeti, bereketi, ihsanı, ikramı, affı, mağfireti, merhameti, rızası üzerinize olsun.

Prof. Dr. Bilal Kemikli Hoca’nın 1 Haziran 2013 tarihinde yaptığı “Tasavvufta Kritik ve Analitik Düşünme (KAD) Nereye Kadar?” konulu konuşmasından çok beğendiğim iki kısmı aktarmak istedim. Vakti müsait olanların dinlemesini, izlemesini tavsiye ederim. Bana çok şey kattı. İlgili bağlantıları en aşağıda bulabilirsiniz Efendim.

“… Özgürlük dediğimiz hadisenin, hürriyet dediğimiz hadisenin aslında tasavvufla iç içe olduğunu, tasavvufla birlikte, bağlanmayla birlikte insanın gerçek anlamda özgürleşeceğini ifade etmeyi zihnimizin bir kenarına yazmamız gerekiyor. Bağlanmak iman etmek demektir. La ilahe illallah Muhammedur-resulullah derken zaten la ilahe derken atıyorsunuz. La ilahe derken atıyorsunuz, illallah diyorsunuz, Allah ‘a bağlanmış oluyorsunuz. İman etmek bağlanmaktır. İman etmek hür olmaktır. İman etmek insanın özgürleşmesidir. Bunun özellikle bilinmesi gerekiyor. Mü’min olmak özgür olmaktır, hür olmaktır. Bir şeye bağlanmayan kişi, herhangi bir şeye iman etmeyen kişi her şeye bağlı olur. Bunu biz gençliğimizde yaşamışızdır. İşte evlenme çağında, evlenme çağında olan beyefendilerin, evlenme çağında olan hanımefendilerin mutlaka akılları bir tarafa kayabilir, gönülleri bir tarafa kayabilir. Gördüğü her kızla evlenmek isteyebilir, her güzel kızla. Yahut da her iyi bir beyefendi gördüğünde evlenmek isteyebilir bir genç hanımefendi. Bunu hepimiz yaşadık. Ama nikahla birlikte ne oldu? Nikah bağdır zaten. Nikahın anlamı budur. Nikah bağdır. Nikahla birlikte artık bu düşüncelerimiz tek bir noktaya adapte olmuş oldu, tek bir mecraya akmaya başladı. Nikahla birlikte özgürleşmiş oluruz. Evlenerek özgürleşmiş oluruz. Aklımızı özgürleştirmiş oluruz. Kalbimizi özgürleştirmiş oluruz. Bir ev kuruyorsunuz, bir yurt, yuva kuruyorsunuz, bir aile inşa etmiş oluyorsunuz. Nikah da bağlanmaktır. Tasavvuf da bağlanmaktır. İman da bağlanmaktır ve hürriyettir. Bunun baştan bu şekilde bilinmesi gerekir…”

“… O küçükler böyle çok da güzel kokarlar. Yani İbn-ül A’rabi’nin bakışıyla söylersek çoçuk biatı çok taze olan varlıktır. Tıpkı yağmur gibidir. Yağmur, biatı tazedir. Yaratıcıdan yeni gelmiştir. O yüzden yağmurun altında ıslanmak insana huzur verir. Bilhassa Nisan yağmurları huzur verir. Çok da fazla ıslanmayalım hasta oluruz ( 🙂 ). Ama çocuk da öyledir. Çocuğu böyle kucağınıza alırsınız, vücudunuzdaki bütün negatif enerjileri alır götürür. Farklı bir koku, farklı bir şey, rayiha, duyarsınız. Neden? Biatı sağlam, temiz olduğu için. Ve çocukta o, Allah ‘ın yarattığı özle ilgili bilginin olmasından kaynaklanıyor. Ama zaman içerisinde buluğ çağı gelince, hadis-i şerifte olduğu gibi, çocuk fıtrat üzere doğar diyor Efendimiz, hazret-i fahri kainat Efendimiz (s.a.v.). Fıtrat üzere doğar yani Allah ‘ın verdiği bilgiyle doğar, ama zaman içerisinde ebeveyni Efendim onu hangi dine mensupsa o dinin bağlısı haline getirir. Yani eğitim sistemimiz, aile şartlarımız, çevremiz çocuğu o doğal, fıtrata ait o bilgiden uzaklaştırıyor. Yani Allah ‘a ilişkin bilgiden halîk-ı mutlak olan Allah ‘ın yarattığı, kodladığı bilgiden uzaklaştırıyor. Modern hayat uzaklaştırıyor. Hayat standartları uzaklaştırıyor. Ekonomik şartlar uzaklaştırıyor. Aldığımız eğitim uzaklaştırıyor. Mesele nedir? O, doğuştaki o fıtrata uygun hale yeniden gelmektir. Yeniden gelmeyi eskiler büyük bir olay olarak telakki etmişler ve buna ümmilik demişlerdir…”

Ben videoyu sese dönüştürüp okula gelip giderken dinledim. Siz de belki aynı şeyi yapmak istersiniz diye ses halini burada paylaşıyorum. Aslına yani videolara aşağıdaki diğer bağlantılardan ulaşabilirsiniz.

Ses 01 – http://www.sadican.com/depo/Sounds/KAD-Tasavvuf-01.mp3

Ses 02 – http://www.sadican.com/depo/Sounds/KAD-Tasavvuf-02.mp3

Video 01 – http://www.youtube.com/watch?v=dRJLwhgM3f8

Video 02 – http://www.youtube.com/watch?v=xmixUdhGYVs

Allah ‘a emanet olunuz.

Selam, dua ve muhabbetle…

İki Yol

Allah ‘ın selamı, rahmeti, bereketi, ihsanı ve ikramı üzerinize olsun…

Nefsin, şeytanın ve şehvetin şerrinden Allah ‘a sığınırım. Rahman ve rahim olan Allah ‘ın adıyla başlarım…

İki yolu mu vardır Efendim?

Ya karşındakini hor hakir göreceksin. Müslümanlığını beğenmeyeceksin. Ufacık bir hatasını bulup ifşa edeceksin. Yerin dibine sokacaksın. Ağzından çıkan ile yaptığı bir değil bunun diyeceksin. Sonra kendini öveceksin de öveceksin. Ben böyle takvalıyım böyle iyiyim böyle doğruyum diyeceksin. Egonu ha babam şişireceksin. Kendini bir şey sanacaksın. Yalancı bir iyilik hissedeceksin. Ben süperim, Rabbim beni sever diyeceksin.

Fakat bu sefer kalp kıracaksın. Bu sefer gönül yıkacaksın. Düzeltmek derdin yoktu ama yamuğunu göstereyim derken, eğriyi doğrultayım derken hepten koparacaksın. Karşındaki kaybedeceksin.

Olur mu? Olmaz…

Yahut karşındakini bırakacaksın. Bu sefer de kendine bakacaksın. Kendi eksiğini, kendi yamuğunu bulup kendini yerin taaa dibine sokacaksın. Sonra Rabbin ‘den çokça af dileyecek, çoookça susacaksın. Diline çok şey gelirse karşındakine laf etmeden evvel kendine bir çuval dolusu laf edeceksin. Kendini övmek yerine döveceksin. Bu böyle olmaz deyip düzelteceksin. Çeki düzen vereceksin. Zamanla düzeltebilirsen belki bir parça iyi hissedeceksin. Allah belki bu sefer beni sever, benden razı olur diye ümit edeceksin.

İşte bu sefer de kendi kalbini kıracaksın, gönlünü parçalayacaksın. Egonu lime lime edeceksin. Güya heptin sen ama hepten koca bir hiç olacaksın. Yeryüzünün en rezili sen olacaksın. Eskiden beğenmediklerinin altının da altı olacaksın. Canını yakacaksın.

Olur mu? Bal gibi olur…

Selam, duâ ve muhabbetl,

Allah ‘a emanet olunuz.

Artık Hayatta Olmayan Ünlünün Başına Gelenler

Allah ‘ın selamı, rahmeti, bereketi, ihsanı ve ikramı üzerinize olsun Efendim,

Dikkatimi çeken bir şeyi paylaşmak istedim. Türkiye’de (hatta bence dünyada da böyle) bazı insanlar ünlü kişiler hakkında onlar daha ölmeden önce bir şeyler yazıyorlar. Ama gerçekten… Bir düşünün şimdi. Ünlü bir kişi öldüğü zaman bir hafta içinde bir kitabı çıkmıyor mu? Çıkıyor abi hiç öyle deme. Görüyoruz işte. Bak hemen Mehmet Ali Birand hakkında da yazmışlar, mesela.

Benim kafamda süreç şöyle canlanıyor. Bakıyorlar kim hasta, kim ölüm döşeğinde, kimin yaşı ilerlemiş, kim yakın zaman için de ölebilir. Tamam kimin ne zaman öleceği belli değil ama adamlar kendilerince böyle yüksek ihtimal vermişler. Neyse canım işte önce böyle bir liste oluşturuyorlar. Sonra başlıyorlar yazmaya… Şöyle yaklaşık bir 150 sayfa falan olması lazım. Otobüste, minibüste, metroda, metrobüste okunabilmeli ama. Çok kalın olmasın mümkünse. Ha bu arada kişisine göre 300’de olur. Böyle böyle bir arşiv oluşturuluyor. Zaman içinde de işte beklenen olmaz da Allah daha uzun ömür vermişse ünlüye, o zaman gelişen olaylara göre eklemeler yapılıyor. Geldik son kısmaaaa. Ünlü kişi öldü mü? Öldü! (Müslüman ise Allah rahmet eylesin) Gönder yazıyı hemen bassınlar. Zaten şuydu, buydu, basıldı derken bir hafta geçiyor. O süreçte ünlünün helvasını yemiş varsa şayet bütün şarkılarını, türkülerini, özlü sözlerini, şiirlerini ezberlemiş oluyoruz. Sıra geliyor onun için yazılmış kitaplara. Bu da bence şu yüzden; biz zaten o ünlüyü pek tanımıyoruz. Ama bakıyoruz herkes ohooooo yalamış da yutmuş be abi! tweetler, posterler, yazılar, günlükler, videolar, ıdılar ve bıdılar her yerde. En yakın arkadaşımız (sanırsın ki o ünlüyle alakası yok ama) hakkında sürekli bir şeyler söylüyor. Ya Hu biz kültürsüz müyüz? Bu adamı nasıl bilmeyiz? Nasıl tanımayız?!!! Al bir kitap ve oku öğren bakalım kimmiş bu adam? Neyin nesiymiş? Ne yermiş? Ne içermiş? Gençliğinde ne yapmış? Nesi meşhurmuş bu zatın? Hakkında tüketilecek son bir şey kalmıştı. O da kendisiydi. Onu da tüketmiş oluyoruz. Hadi geçmiş olsun.

Ez cümle 🙂 Allah hepimizi O ‘nun râzı olduğu bir kulu olarak yaşamış ve O ‘nun râzı olduğu bir kulu olarak huzuruna varmış kullarının zümresine dahil eylesin. Allah hepimize khayrlı uzun ömürler versin. Allah hepimize Efendimiz ‘in (s.a.v.) sancağı altında Kendisiyle, diğer peygamberlerle, şehidlerle, sıddıklarla (ve hocalarımızla) birlikte gölgelenmeyi nasip etsin. Rabbimiz bizi böyle tüketilenlerden değil de sürekli hatırlanan, tanıyanların, bilenlerin ömürleri boyunca en azından ölenlerin Hicri doğum günlerinde onlar için 3 İhlas ve 1 Fatiha okudukları kullarından eylesin (âmin).

Safları Sıkı Tutma Yöntemi

Allah ‘ın selamı, rahmeti, bereketi, ihsanı, ikramı, affı, mağfireti, sevgisi, rızası, merhameti, nuru üzerinize olsun Efendim.

Rahman ve rahim olan Allah ‘ın (c.c.) adıyla günlüğüme başlıyorum.

(Bunu da genç, benden küçük günlük yazarı kardeşlerden öğrendim. Besmele ile başlıyorlar. Ne güzel! Maşaallah… Allah onlardan râzı olsun. Bu arada mesela Gazali de öyle yapmış. Geçtiğimiz ay bir kitabını okumuştum. Orada gördüm. Ben de önce küçüklerimi sonra Gazali’yi örnek alarak besmele ile başladım.)

Efendim malumunuz cemaatle namaz kılarken safları sıkı tutmamız gerekiyor. Fakat (ne yazık ki) şuan ki durum olması gerektiği gibi değil. Birimiz ile ötekimiz arasına ben zorlasam bir şehir sığdırırım. Maket tabii. Tamam tamam kabul; biraz abarttım ama safların sıkı olmadığı konusunda hem fikiriz değil mi? Heh! Şimdi bunu aklınızın bir köşesinde tutun. Orada azıcık dursun. Buraya geri döneceğiz inşaallah.

Geçtiğimiz aylarda merhum hocamız Mehmet Zahid Kotku (Rh.A.) ‘in bir sohbetini dinlerken özet olarak şunları söylediğini duymuştum. Daha doğrusu aklımda bu şekilde kaldı. Bir yanlışım varsa lütfen ama lütfen düzeltin. (Konuya dönüyorum.) Biz namaza duruyoruz ya hani, imamdan başlayarak feyz yayılırmış sağa ve sola. İnsandan insana geçermiş. Ama saflar sıkı olmayınca kablosuz ağ gibi oluyor(muş). Hız biraz daha düşüyor. İmamdan uzaklaştıkça, arka saflara doğru gittikçe insanların arasındaki boşluklar artıyor (çünkü imam namaza durmadan arkasına dönüp bakıyor ya, işte o yüzden ilk safta genelde sorun olmuyor. Bir de ton ton amcalar zaten dikkat ediyorlar safların sıkı olmasına). Haliyle de o feyz arkalara iyi gitmiyor. Hani modemin evin bir ucunda olup bizim evin öteki ucundan internete bağlanmaya çalışmamız gibi bir şey işte. Normalde veri kaybı olur. Veriler havadan tekrar tekrar gönderilir. Burada da feyz kaybı oluyormuş gibi. Ama safları sıkı tutunca ne oluyormuş? O zaman da kablolu bağlantı yapmışsın gibi arada fiber optik kablo varmış gibi oluyor. Feyz en arkaya kadar kayıpsız ve ciuvvv diye ışık hızında gidiyor. Hâl böyle olunca da namaz daha güzel oluyor. Tamam şimdi aklımızın sağ tarafına geri dönüyoruz.

Ben de işte kendi üzerime düşeni yapayım, safın sıkı olmasını sağlayayım diye bir metod buldum. Kimseyi “Amca, abi, kardeş, hey ufaklık, bücürük” diye seslenip zorla çağırmaya gerek olmuyor. İmamın olduğu taraftaki kişiye iyice yaklaşıyorum. Yani imam benim sağımdaysa sağdaki kişiye gibi. Adam uyuz oluyor ama omzum kolum iyice değiyor. Sonra omuzlarımı iyice kaldırıyorum ve ellerimi üst üste getirip aşağı doğru uzatıp sanki birazdan havuza dalacakmış gibi böyle o hale getiriyorum. (Şuan anlattıklarımı yapmaya çalıştığınızı hayal ediyorum da… 🙂 ) Neyse bu arada diğer tarafımdaki zat-ı muhterem de arada iyice boşluk olduğunu görerek biraz daha yaklaşıyor bana. Çünkü o kadar boşluk olmasından o da rahatsız aslında. Hani içinden “Ya Hu abartmasam mı acaba?..” diyor gibi. Bu arada imam tekbir getiriyor ve herkes namaza duruyor. Biz durmuyoruz ama! Sakın! Bir arslan gibi avımızı gözetliyoruz. O da tekbir getirip namaza duruyor mu? Heh işteee kapana kısıldııı. Artık kaçacak yeri yok… Gevşeyip normal şekilde duruyoruz ve namaza başlıyoruz. Biz imam tarafındaki kişiye yanaşmıştık zaten. Öteki taraftaki de bize kendiliğinden, vicdanı el vermediğinden, yanaşınca (ki arada yine biraz boşluk bırakıyor zaten sorun yok) ve biz de normal şekilde durunca saf tam oluyor. Hatta biraz sıkı oluyor gibi. Allah kabul etsin! (âmin)

Tabi bu arada sizin gibi hassas birisi gelirse ve size yapışırsa o zaman bütün namazı öyle kılmak zorunda kalırsınız. (Ki benim başıma geldi. 🙂 ) Ama sorun yok zaten güzel olan o 🙂

Ben bu arada konu ile alakalı bir kaç hadis-i şerif bulmuştum. Onları da istifadenize sunayım istedim.

Allah ‘a emanet olun.

Selam, dua ve muhabbetle.

[well_box]

Enes radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

“Saflarınızı düz tutunuz. Zira safların düz olması namazın tamam olmasını sağlayan hususlardan biridir.”

Buhârî, Ezân 74; Müslim, Salât 124. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Salât 93; İbni Mâce, İkâmet 50

[/well_box]

[well_box]

Nu`mân İbni Beşîr radıyallahu anhümâ, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’i şöyle buyururken dinledim dedi:

“Saflarınızı düzeltiniz, yoksa Allah Teâlâ’nın aranıza düşmanlık sokacağını iyi biliniz.”

Buhârî, Ezân 71; Müslim, Salât 127. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Salât 93; Tirmizî, Mevâkît 53; İbni Mâce, İkâmet 50.

Müslim’in bir başka rivayeti şöyledir:

Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem okları düzeltir gibi saflarımızı düzeltirdi. Bizim buna alıştığımızı görünceye kadar böyle yapmaya devam etti. Kendisi birgün namaza çıktı ve namaz kıldıracağı yerde durdu. Tam tekbir almak üzere iken göğsü saf hizasından dışarı çıkmış bir adam gördü. Bunun üzerine şöyle buyurdu:

“Ey Allah’ın kulları! Saflarınızı düzeltiniz; yoksa Allah Teâlâ’nın aranıza düşmanlık sokacağını iyi biliniz.”

Müslim, Salât 128.

[/well_box]

[well_box]

Berâ İbni Âzib radıyallahu anhümâ şöyle dedi:

Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem göğüslerimize ve omuzlarımıza dokunarak bir baştan diğer başa safın arasında dolaşır ve şöyle buyururdu:

“İleri geri durmayınız. Sonra kalpleriniz de birbirinden farklı olur”. Ve sözlerine şöyle devam ederdi: “İlk saflarda bulunanlara Allah rahmet, melekler de dua eder.”

Ebû Dâvûd, Salât 93. Ayrıca bk. Nesâî, İmâmet 25

[/well_box]

[well_box]

İbni Ömer radıyallahu anhümâ’dan rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

“Saflarınızı düz tutunuz. Omuzları bir hizaya getiriniz. Aralıkları kapayınız. Saf düzeni için elinizden tutup çeken kardeşlerinize yumuşak davranınız. Şeytanın girebileceği boşluklar bırakmayınız. Allah, safları bitişik tutanların gönlünü hoş eder. Safları bitişik tutmayanlara Allah nimetlerini lutfetmez.”

Ebû Dâvûd, Salât 93, 98

[/well_box]

[well_box]

Enes radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

“Saflarınızı sık tutunuz. Safların arasını yanaştırınız. Boyunlarınızı bir hizâya getiriniz. Canımı elinde tutan Allah’a yemin ederim ki, saffın boş kalmış aralıklarından şeytanın bodur, kılsız siyah koyun gibi girdiğini görüyorum.”

Ebû Dâvûd, Salât 93. Ayrıca bk. Nesâî, İmâmet 28

[/well_box]

Sublime Text 2 Yükleme (Linux Mint)

Esselamu aleykum ve rahmetullah ve berekatuhu,

Siz de benim gibi her seferinde bir kod dökümanını açmak için uzun uzun sublime uygulamasını koyduğunuz dizinden seçmekten bıktıysanız aşağıda anlattıklarımı uygulayabilirsiniz. Bir kabuk kodu (shell script) yazdım. Çok basit bir kod. Siz alıp özelleştirebilirsiniz. Başka kontroller ekleye de bilirsiniz. Ben ihtiyaç duymadım. Benim kullandığım Linux (linuks diye okunur bu arada sakın linaks falan demeyin – Linus Torvalds böyle okuyor ben bilmem) dağıtımı Mint Xfce. Bu yüzden çözümüm de bu dağıtıma göre oldu. Ama sanıyorum Ubuntu için de oluyor. Daha doğrusu Ubuntu temelli dağıtımlar için diyeyim. Gelelim çözüme:

[well_box]

#!/bin/bash
#indirilen belgeleri klasöre çıkartma
tar xvjf Sublime*Text*2*.tar.bz2
#uygulama klasörünü opt dizinine taşıma
sudo mv -f Sublime*Text*2 /opt/
#komut satırından açabilmek için sembolik bağlantı oluşturma
sudo ln -s -f /opt/Sublime*Text*2/sublime_text /usr/bin/sublime
#uygulama için varsayılan açma dosyası oluşturma
#(launcher demek istiyorum ama İngilizce’ye çeviremedim)
#(Tırnak içindeki alanı keyfinize göre düzenleyebilirsiniz.)
echo “[Desktop Entry]
Name=Sublime Text 2
GenericName=Text Editor
Comment=Edit text/code files
Keywords=Plaintext;Write;
Exec=sublime
Terminal=false
Type=Application
StartupNotify=true
MimeType=text/plain;
Icon=/opt/Sublime Text 2/Icon/256×256/sublime_text.png
Categories=TextEditor;IDE;Development
Actions=Window;Document;
X-Ubuntu-Gettext-Domain=sublime” > sublime.desktop
#açma dosyasını olması gereken dizine taşıma
sudo mv -f sublime.desktop /usr/share/applications/

[/well_box]

Bu kodları bir kabuk kodu dökümanına (Örn. ıdıVeBıdı.sh ) yapıştırıp kullanabilirsiniz.

UYARI: Kopyala-yapıştır işleminden sonra 10. ve 23. satırlardaki tırnak işaretlerini tekrar silip tekrar yazmayı unutmayın. Yoksa hata alırsınız.

Allah ‘a emanet olun. Selam, dua ve muhabbetle Efendim…

Geçmişten Bir Parça

Allah ‘ın selamı, rahmeti, bereketi, ihsanı ve ikramı üzerinize olsun,

Efendim bilen bilir; Akra FM ‘de Ramazanlar ‘da sahurda ve iftarda Nasreddin Hoca ‘nın ve Hacivat ile Karagöz ‘ün radyo tiyatroları verilir. Benim için Ramazan ‘ı Ramazan yapan şeylerden biridir bunlar. Eminim pek çokları için de böyledir. Efendim geçenlerde internette bir şey üzerine araştırma yaparken bir websitesi buldum. Sitenin sahibi nereden bulmuş bilmiyorum, bütün bölümleri sitesine koymuş. Henüz keşfetmemiş olanların istifadesine sunmak için sizlerle bağlantıları paylaşayım dedim .

Hacivat ile Karagöz & Nasreddin Hoca

Bu arada siteyi karıştırmanızı tavsiye ederim. Eskiye dair pek çok şey var. Mesela;

Gülücük Kapkara  🙂

Ben sözü uzatmayayım. Zaten uzatsam da bundan sonra yazdıklarım okunmaz.  🙂

Selam, dua ve muhabbetle,
Allah ‘a emanet olunuz.

Anneye Yıkanması Gereken Çamaşırlar Nasıl Söylenir?

Allah ‘ın selamı, rahmeti, bereketi, ihsanı ve ikramı üzerinize olsun  🙂

Geçtiğimiz günlerde bir pantolonumun iç kısmındaki etiketine bakıyordum. Orada ters çevirip yıkamamız gerektiği yazıyordu. Bunu bir kaç defa okumuştum aslında. Siz de okumuşsunuzdur muhakkak. Bu şekilde yıkanmasının sebebi herhalde çamaşırın daha az zarar görmesi içindir.

Annemin böyle yıkamadığını biliyordum. Şimdi ondan ters çevirip de yıkamasını istesem olmazdı. Daha doğrusu ben söylerdim ama annem uygular mıydı bilmiyorum 🙂 Sonuçta yıllardır normal şekilde yıkıyor. Ben de hem ona zahmet olmasın diye hem de ters çevirip yıkamasını sağlamak için yıkanması gereken çamaşırlarımı ters çeviriyorum. Annemden de çamaşırları ters yıkamasını rica etmiştim zaten. O da geri normal haline getirip makinaya atmıyor.  🙂

Bu denemeler esnasında şöyle bir sonuca vardık. Aslında bu başta planladığımız bir şey değildi. Durum şu ki; önceden bazen annem hangi giysilerimin yıkanması gerektiğini bilmezdi. Aslında suç benim çünkü ben söylemiyordum. Sonuçta o çamaşırın yıkanıp yıkanmaması gerektiğini bilen benim. Anneme söylemezsem nasıl bilsin. Bu ters çevirme işinden sonra artık çamaşırların hangisinin yıkanması gerektiğini söylememe gerek kalmıyor. Ben ters çevirip odamın kapısına asıyorum. Sabah annem bilgisayara bakmak için geldiğinde ters çevrilmiş çamaşırlarımı görüyor ve anlıyor ki onların yıkanması gerek.  🙂

Siz de benimle aynı sorunu yaşıyorsanız (ki bu aslında bizim sorunumuz annelerimizin değil) bu durumda benim son bulduğum yöntemi kullanabilirsiniz.  🙂

Allah ‘a emanet olun efendim.

Selam, dua ve muhabbetle  🙂

Sakarya’nın Erenleri

Allah ‘ın selamı, rahmeti, bereketi, ihsanı ve ikramı üzerinize olsun efendim.

Efendim ben ara ara sıla-i rahim niyetiyle Sakarya’daki akrabalarımı ziyarete gidiyorum, hatta gidiyoruz, ailecek. Uzun zamandır aklıma takılan ve cevabını bulamadığım bir soru zihnimi meşgul ediyordu.

Sakarya’nın Erenler ilçesine bu ismin veriliş sebebi neydi?

Bilmeyenler için söyleyeyim; Sakarya’da Erenler adında bir ilçe bulunuyor. Normalde bir ilçeye durduk yere bu isim verilmez. Ben de muhakkak vardır bir hikmeyi diye düşünüp geçtiğimiz Kurban Bayramı’nda ufak çaplı bir araştırma yaptım. Sonucunu da sizlerle paylaşmak istedim.

Ben bayram süresince yaptığım araştırmada net sonuca ulaşamadım. Kitap karıştırma fırsatım olmadı hiç. Soruyu yönelttiğim bir Sakarya’lı arkadaşım da benim yerime daha detaylı bir araştırma yaptı ve sonuçlarını bana gönderdi. Hatta, Allah razı olsun ondan, bir kaç tane de resim göndermiş. Bende onun sayesinde öğrendiğim bilgileri sizlerle paylaşmak istedim. Konu ile alakalı malumatı olanlar varsa lütfen iletişime geçsinler. Daha zengin bir anlatımla insanlara aktarırız. Güzel olur inşaallah.

Efendim bilen bilir, Ahmed-i Yesevi Hz. Anadolu’nun Müslümanlaşması’na büyük katkıda bulunmuştur. Kendisi hiç gelmemiş olsa da müridleri Anadolu’ya gelip İslam’ı yaymaya çalışmışlardır. Erenler ilçesine bu ismin verilmesinin sebebi de aslında buradan gelmektedir.

Ahmed-i Yesevi Hz. ‘nin 3 talebesinin mezarı Erenler Mezarlığı’nın en tepesinde bulunuyor(muş). Fotoğraflardan da gördüğünüz ya da göreceğiniz gibi, burada türbe yok. Kabir demir parmaklıklarla çevrilmiş ve mezar taşı üzerine bir açıklama yazılmış. Bu zatlar ilk tebliğ görevine gelenlermiş. Mezarlıkta yer yer Osmanlıca mezar taşları da bulunuyor. Yani burada başka Allah’ın sevgili kulları da olabilir. Hatta varmış. Belki Osmanlıca’yı iyi bilen biri ile gidip okumak çok faydalı olur.

Erenler ilçesinde bir de Sakar Baba varmış. Onun türbesi mezarlığın dışında haritadan gördüğüm kadarıyla. Benim sorumu yönelttiğim insanlardan bazıları Sakar Baba sebebiyle demişlerdi. Bana sorarsanız Erenler isminin bu ilçeye verilmesinin sebebi; Sakar Baba’dan ziyade, belki O da içindedir ama, Ahmed-i Yesevi Hz.’nin öğrencilerinin yani Eren Baba’ların kabirlerinin orada bulunmasından kaynaklanıyor.

Fazla malumat veremediğim için kusuruma bakmayın. Akla başka sorular da geliyor. İnşaallah yakın bir zamanda tekrar araştırma fırsatı bulursam, sonuçlarını tekrar sizinle paylaşırım.

Son olarak; başta Ahmed-i Yesevi Hz. olmak üzere, Eren Babalar’ın, Sakar Baba’nın, arkadaşımın Erenler Mezarlığı’nda kabri bulunan dedesi için ve mezarlığa defnedilmiş olan diğer tüm Müslümanlar için 1 Fatiha ve 3 İhlas okuyup, ruhlarına hediye edelim inşaallah. Allah onlardan razı olsun. Şefaatlerine nail eylesin. Âmin.

Dipnot: Yazıyı yazmada bana yardımcı olanlardan, emeği geçen herkesten Allah razı olsun.

Allah ‘a emanet olun efendim.
Selam, dua ve muhabbetle 🙂

Çocuk Hikayeleri Yazasım Var

Allah ‘ın selamı, rahmeti, bereketi, ihsanı ve ikramı üzerinize olsun.

Bugün günlerden cum’a. Elhamdülillah sonbaharın bir bayramına daha eriştik. Allah nicelerine eriştirmeyi nasip etsin. Yani (Allah ‘ın bizden razı olduğu) uzun bir ömür sürelim. Ton ton anneanne, babaanne, beybaba olalım. Torunlarımızın torunlarını görelim de Cennet’e giren kulların zümresine dahil olalım. (Âmin)

Efendim gelelim asıl konumuza. Şu sıralar bende çocuk hikayeleri yazma isteği uyandı. Evlenme vakti de geldiğinden olsa gerek; kendime “Evlatlarımı nasıl iyi yetiştiririm?” gibi sorular sormaya başladım.

Ben ya da biz (kardeşlerimden bahsediyorum), radyo skeçleri dinleyerek, kıssadan hisseler okuyarak, dinleyerek büyüdük. Bütün kardeşler toplanırdı, radyonun başına dikilirdi ve Akra FM’de yayınlanan Gülücük’ü dinlerdi. Bunları şunun için söylüyorum. Annenin veya babanın “Evladım şunu yapma!”, “Evladım şunu şöyle yap!” demesinin çoğu zaman kar etmediğini görüyorum. Onun yerine bu tip daha eğlenceli şeylerle öğretmenin daha zahmetsiz, daha eğlenceli ve daha etkili olduğunu düşünüyorum. Aman yanlış anlamayın. Bu işte uzman değilim. Sadece kendimden yola çıkarak bir çıkarım yaptım. Hatta genelledim bile. Doğru mu yaptım bilmiyorum. Yanlış söz söylüyorsam, düzeltin lütfen.

Efendim az evvel de dediğim gibi ara ara düşünüyorum. Acaba çocuk hikayeleri mi yazsam diye. Aslında pek becerebildiğim söylenemez. Çünkü, bence, çocuklar bile benim yazdıklarımdan sıkılır. Nereden biliyorum? Çünkü bir iki kere denemiştim. Yazıyorum önce. Sonra alıp okuyorum. Yok, ı’ıh olmuyor. Çocuklar için yazıyorum ama çok çocuk oluyor. Böyle mükemmel bir dünya olamaz. Herşey güllük gülistanlık. Biraz gerçekçi olması lazım. Ben çocukluğun dibine vuruyorum. Çocuklar hemen her şeylerini birbirleriyle paylaşıyorlar. Efendime söyleyeyim, nezaket, incelik insanların bedenlerine sirayet etmiş. Öyle ki incelikten kırılacaklar neredeyse… Böyle hikaye yazılmaz arkadaş… Dedim… Yazmayı bıraktım. Ama hala bir heves var içimde. Yazasım geliyor ara ara.

Geçenlerde oyuncakları paylaşma üzerine bir hikaye yazsam mı acaba diye düşündüm. Çocukların anlayacağı dilden, oyuncağı paylaşmanın avantajlarını anlatan bir hikaye yazmayı istiyorum. İnşaallah olur, hayr olsun, âmin.

Hazır hikaye yazmaktan bahsetmişken bir örneğini de sizinle paylaşmayı isterim.

Üniversite 3. sınıftayken (Ben o zamanlar nasılım; Tam benim delikanlılık zamanlarım. Böyle çoook eskiden filinta gibiyim. Çevik, çalışkan… Böyle fırtına gibiyim. 😛 Tamam tamam. Özür dilerim.) Şey işte üniversite 3. sınıftayken Türk ve Osmanlı Sanatı diye ders aldım. Almışım daha doğrusu. Nasıl aldığımı ben de bilmiyorum. Hatta dediğim gibi bence ben almadım bana o dersi mezuniyet şartı olarak şart koştular. Sanatla manatla alakası olmayan biriyimdir. Bilen bilir. Tamam güzel resim yaparım. Resim ve El İşi derslerinden 99 bile almamışımdır Allah-u alem ama yine de işte öyle. Neyse işte o dersi almış bulundum. Efendim dersi geçme koşullarından biri de, tam hatırlamamakla birlikte, bir eserin sunumunu yapmak ve o eserle alakalı hikaye yazmak idi. Hikaye çocuklar için olacak tabii.

Bende hep merak ettiğim Rüstem Paşa Camii’ni seçtim. Camii ile alakalı da 14 sayfalık bir hikaye yazdım. Maksat hikayenin içinde camiiyi anlatmaktı. Ne kadar becerebilmişim bilmiyorum. Kitap gibi hazırlamıştım. Pek çocuk kitabı gibi değil ama sorun değil. İçeriğini beğendiyseniz dışını süsleriz, o kolay 🙂 Merak edenlerler buyursunlar efendim.

E-kitap: Çinili Camii

Dipnot: Bu arada öğrendim ki bu Rüstem Paşa’da çok pis bir adammış. Şehzade Mustafa’nın idamına sebep olanlardanmış herhal. Üstüne bir de Sarayda rüşvet işlerini ilk bu adam başlatmış. Son pisliği de şu ki; bu pis adam, Mimar Sinan’ın sevdiceği, Mihrimah Sultan ile evlenmiş.

Damat Rüstem Paşa için bir de şöyle bir şey anlatılır. (Wiki’den alınmadır. Doğruluğu tartışılır. Ama yukarı anlattıklarım doğrudur. Onları başka kaynaklarda da okumuştum.)

Olucak bir kişinin bahtı kavi talii yar.
Biti dahi mahallinde anın işine yarar.

Anonim beyiti Rüstem Paşa için söylenmiştir. Ballı adamın üzerinde bit çıksa işine yarar, anlamındadır. Kendisini çekemeyenlerce çıkarılmış “cüzzamlıdır” dedikodusunun yayıldığı bir esnada, üzerinde bit çıkması üzerine dile getirilmiştir. Zira inanışa göre cüzzamlının üzerinde bit barınamazmış. Bu yüzden, tarihçilerin kendisine vermiş oldukları bir diğer isim “Kehle-i İkbal” (İkbal Biti) Rüstem Paşa’dır.

Selam, dua ve muhabbetle efendim 🙂